EGE SORUNLARININ GELECEĞİ VE TÜRKİYE
AB
Üyelik Sürecinde Türkiye’nin Seçenekleri
Fuat AKSU
(Stratejik Araştırmalar Dergisi, Temmuz 2005 Sayısında Yayınlanacaktır.)
EGE SORUNLARININ GELECEĞİ VE TÜRKİYE
AB
Üyelik Sürecinde Türkiye’nin Seçenekleri
Fuat AKSU*
Türkiye ve Yunanistan arasındaki istikşâfi görüşmeler sürerken tarafların ne tür bir ilerleme kaydettikleri hâlâ tam olarak belli değildir. Bununla birlikte, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik görüşmelerinde önemli bir evreye girilmektedir. 17 Aralık Zirvesi’nde Türkiye ile üyelik müzakerelerine 3 Ekim 2005 tarihinde başlanması kararı alınmıştır ve bu tarihe değin Türkiye’nin temel konularda ilerleme kaydetmesi gerekmektedir. Nitekim, Kıbrıs konusunda Türkiye, “... müzakerelerin fiilen başlamasından önce ve Avrupa Birliği’nin mevcut üyeliğine dair uyarlamalar üzerinde anlaşmaya varılarak sonuçlandırıldıktan sonra, Ankara Anlaşması’nın uyarlanmasına ilişkin Protokolü imzalamaya hazır” olduğunu belirterek yükümlülük altına girmiştir. Diğer yandan, Türkiye ile yürütülecek olan müzakerelerin ortak hedefinin katılım olmakla birlikte bu müzakerelerin, “sonucu önceden garanti edilemeyen açık uçlu bir süreç” olduğu belirtilmiş ve süreç içerisinde müzakerelerin askıya alınabileceği ve yeni şartlar ileri sürülebileceği karara bağlanmıştır. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde, gerek Kıbrıs konusunda gerek Ege sorunlarının çözümünde nasıl bir ilerleme sağlanabildiği ilişkilerin hem Yunanistan ile hem de bir bütün olarak AB ile hangi çerçevede yürütüleceğini belirleyecektir. Bu çerçevede Türkiye’nin Ege uyuşmazlıklarına bakışında değişiklik olup olmayacağı, bu konudaki siyasasının AB üyeliğine bağlı olarak değerlendirilmesinin ne ölçüde tutarlı olacağı ayrı bir önem kazanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Ege Sorunları, Kıbrıs, Güven Arttırıcı Önlemler,
Türk-Yunan İlişkileri
ABSTRACT
FUTURE OF THE AEGEAN PROBLEMS AND TURKEY: Turkey’s Alternatives in the
Accession Process to the EU
While
the Turkish-Greek exploratory talks on the disputed areas are going on there is still no
evidence on what kind of improvement is achieved. Meanwhile, it is seen that Turkey-EU
talks concerning the full membership of Turkey to the Union is entering into a decisive
period. In the Brussels Summit, the European Council was requested to agree on the
framework (on the basis set out in paragraph 23) with a view opening negotiations with
Turkey on 3 October 2005. Until this date, Turkey has to improve her position concerning
the main issues. On the Cyprus issue, Turkey declared that “it was ready to sign the
Protocol on the adaptation of the Ankara Agreement prior to the actual start of the
accession negotiations after reaching agreement on and finalising the adaptations which
are necessary in view of the current membership of the European Union.” On the other
hand, the Council declared that “the shared objective of the negotiations was
accession” and “these negotiations are an open-ended process, the outcomes of
which cannot be guaranteed beforehand”. In this process, “the Council may
decide …, whether to suspend the negotiations and on the conditions for their resumption.”
Finally, the level of improvements on the Aegean disputes will determine the framework of
relations with Greece and the EU. In this context, the prospective developments will
clarify whether Turkey's evaluation on the Aegean disputes will change or not, and
similarly whether the above-mentioned questions concerning Turkey’s EU membership is
consistent or not.
Key Words: Aegean Problems, Cyprus, Confidence
Building Measures, Turkish-Greek Relations
1999 Helsinki Zirvesi ile Türkiye’nin
AB’ye aday ülke olarak kabul edilmesinin ardından Türkiye’nin önünde yeni bir
dönem başlamıştır. Bu yeni dönem aslında Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrasında
uluslararası sistemdeki geleceğini belirleyeceği bir tercihi yansıtmıştır. Türkiye
bir yandan geleneksel dış politika çizgisinin temel eksenini oluşturan ABD ile
ilişkilerini korurken diğer yandan da bütünleşecek bir Avrupa’nın dışında
kalmamak mücadelesini vermeye başlamıştır. Askeri anlamda bir parçası olduğu
NATO’nun içerisinde yer alarak stratejik dengeleri etkileme kapasitesini koruma
becerisini göstermesine karşın genişleyen AB’nin dışında kalması Türkiye’nin
yeni uluslararası sistem koşullarında ekonomik ve siyasi kimliğinin ne olacağı
kaygısını ortaya çıkarmıştır.
Bu kaygılar yeni dönemde Türkiye’nin
yapısal değişikliklere gitmesi gerektiğini göstermiştir. Gerek AB’nin
genişlemesine esas oluşturan Kopenhag Kriterleri gerekse üyeler arasında
uzlaşmazlıkların ve sınır sorunlarının çözümünde öngörülen siyasi/hukuki
zorunluluklar üyelik öncesi uyum sürecinde Türkiye’nin gerçekleştirmesi gereken
değişiklikler olarak ortaya çıkmıştır. Bu değişikliklerin sosyo-ekonomik boyutu
bu araştırmanın ilgi alanı dışında kalmakla birlikte burada özellikle dış
politika sürecine ilişkin strateji ve taktik değişikliklerin karar alma sürecine
nasıl yansıdığı üzerinde durulacaktır. İncelemenin odaklanacağı nokta ise
Türkiye ile Yunanistan arasında uzun süreden beri devam eden uyuşmazlıkların söz
konusu adaylık/üyelik girişimi ile nasıl bağdaştırılacağı ve bu sürecin nasıl
sonuçlanacağı sorusudur. Gerçekten de, açıktır ki Helsinki süreci, Türkiye ile
Yunanistan arasındaki uyuşmazlıklara ilişkin olarak değerlendirildiğinde, üyelik
ile bu sorunların çözümü arasında bir koşulluluk ilişkisi kurmuştur.[1] Bu koşulluluk ilişkisi hem bir bütün
olarak AB’nin genişlemeye ilişkin kurallarının doğal bir sonucudur hem de
Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşı çıkan üyelerin dayandıkları bir
gerekçedir. Dolayısıyla, burada elde edilecek hedef ile feda edilecek değer/çıkar
arasında açık bir farkın olması Türkiye’nin yapacağı tercihi zorlaştırmakta ve
Türkiye’nin uyuşmazlıkların çözümünde ne ölçüde çıkar ve beklentilerinden
ödün vereceği önem kazanmaktadır. Açıkça dile getirilmese de AB çevrelerinde
sorulan soru şudur; “Türkiye, AB’ye tam üye olabilmek için Yunanistan ile olan
uyuşmazlıklarının çözümünde Yunanistan’ı ve AB’yi tatmin eden bir ödünde
bulunabilir mi?” Eğer böyle bir soruya olumlu cevap verilebilirse, bu durumda, “Türkiye’yi
AB‘ye tam üye olarak kabul etmek AB açısından rasyonel bir tercih olacak mıdır?” İkinci soruya verilecek cevap tartışmalıdır,
ancak eğer ödünlerle bir çözüm elde edilebilmiş ise bundan daha fazla kazançlı
çıkacak taraf büyük ölçüde Yunanistan ve GKRY olacaktır. Çünkü ulusal
pazarları AB rekabetine açılmış bir Türkiye’nin AB’ye sağlayabileceği ek
avantajları sınırlıdır, buna karşın AB’nin üstleneceği finanssal sorumluluklar
çok daha fazladır.[2]
Yunanistan ve GKRY ise AB karar mekanizması içerisinde yer alarak hem Türkiye üzerinde
baskı uygulama olanağını hem de pazarlık yapabilme potansiyellerini arttırmış
durumdadırlar.[3]
Burada Türkiye kendisini stratejik bir
tercihle karşı karşıya bırakılmış bulmaktadır; Ya AB üyeliği için yıllardır
dile getirmiş olduğu ulusal çıkar ve önceliklerinden ödün verecek ve “AB’nin
ileri sürmüş olduğu koşullardan birini yerine getirmiş olduğunu” gösterecek
–ki bu hiçbir durumda yeni koşulların ileri sürülmesinin önlenmesi demek değildir
ve üyeliği garantilememektedir- ya da AB üyeliği ile uyuşmazlıkların çözümü
arasında bir bağ kurulmuş olmasına karşı çıkarak bunu çok daha uzun sürecek bir
zaman dilimine yayarak elde etmeye veya bütünüyle bu seçenekten vazgeçmeye
yönelecektir.
1999 Helsinki Zirvesi’nden bu yana Türkiye
ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıklara çözüm bulunması konusunda yürütülen
yoğun çabalar sürerken sonucun bir uzlaşıya ulaşıp ulaşmayacağı henüz
belirsizliğini korumaktadır. Tarafların uyuşmazlık konularına ilişkin savları ve
beklentileri ise nitelikleri dolayısıyla çözüm yöntemlerini kısıtlamaktadır.[4]
Hâlihazırda uyuşmazlıklara bulunacak
çözüme ulaşabilmek birbiriyle bağlantılı bir dizi aşamanın başarılmasını
gerektirmektedir. Bu aşamalardan ilki, taraflar arasında güvenlikli ve güvene
dayalı bir ortamın oluşturulmasıdır. 1990’ların özellikle ikinci yarısından
itibaren taraflar arasında bu tür bir ortamın göreli olarak sağlanmış olduğunu
söylemek mümkündür. Bu konudaki ayrıntılar ileride irdelenecektir. İkinci aşama
ise, tarafların aralarındaki ilişki ve dengeyi sağlayan temel statü kuran metinler
ve bunların oluşturduğu denge üzerinde mutabık olmalarını sağlamaktır. Bu
mutabakatın sağlanabilmesi özellikle önemlidir, çünkü bazı uyuşmazlıklar
doğrudan bu antlaşmaların gereklerinin yerine getirilmemesi ve/veya farklı şekilde
yorumlanmalarından doğmaktadır. Üçüncü aşama, tarafların hangi konuları
uyuşmazlık konusu olarak kabul ettiklerinde uzlaşmalarıdır. Çünkü hangi
konuların uyuşmazlık konusu olarak belirlenmiş olması bu uyuşmazlıklara uygulanacak
çözüm yöntemlerini de belirlemeye yardımcı olacaktır. Dördüncü aşama, uyuşmazlıkların
hangi yöntemlerle çözümleneceğinin kararlaştırılması aşamasıdır. Bu
aşamada taraflar, uyuşmazlık konularını aralarında yürütecekleri diplomatik
görüşme ve müzakerelerle ne tür siyasi/hukuksal çözüm yöntemlerine başvurarak
çözebileceklerini belirlemeye çalışacaklardır. Beşinci aşama, müzakerelerle
çözülemeyen sorunların hangi yöntemlerle çözümleneceğine karar verme aşamasıdır.
Bu aşamada taraflar sorunların sayısını en aza indirgeyerek çözemedikleri
sorunları adil, kalıcı ve hakkaniyete uygun yöntemlerle çözmeyi üstlenmiş
olacaklardır. Bu aşamanın ayrıntıları da ileride irdelenecektir. Bir diğer aşama
ise, sorunlu konulardaki sav ve beklentiler korunarak diğer uzlaşı ve işbirliği
yapılabilecek alanlarda ilişkileri geliştirmek, sorunun çözümünü sürece bırakmaktır.
Bütün bu
aşamaların dengeli yürütülmesi taraflar arasında daha önce oluşturulan güven ve
güvenlikli ortamın sürdürülmesine bağlıdır. Eğer taraflar arasında bir ortak
iradenin varlığından söz edilemiyorsa bu durumda çözüme yönelik her çabanın
olumsuzlukla sonuçlanması kaçınılmazdır.
Bu çalışmada taraflar arasında çözüme
yönelik girişimlerin olası işleyişi ele alınarak sonucun –olumlu ya da olumsuz-
Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği bakımından nasıl yansıyacağı
tartışılacaktır. Bu açıdan ele alındığında, hareket noktası, Türkiye’nin AB
üyelik sürecindeki yükümlülükleri ile Ege sorunlarının çözümüne ilişkin
olarak izleyeceği stratejik/taktik davranışların nasıl uyumlulaştırılacağı ve
dengeleneceği sorunudur. Türkiye, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişimine koşut
olarak, Ege sorunlarına ve burada oluşturulacak dengeye/statüye yaşamsal önem
vermektedir. Dolayısıyla bu bölgede çıkar ve güvenliğini tehdit eden tek yanlı
uygulamaları –karasularının 6 milden 12 mile genişletilmesi durumunu-savaş nedeni
olarak gördüğünü açıklamıştır.[5] Nitekim zaman içinde
yaşamsallığa ilişkin bu söylem korunmuştur; günümüzde ise AB üyeliğinin
öngördüğü yükümlülükler de dikkate alınarak Ege uyuşmazlıklarını
barışçıl yöntemlerle çözümlemek gerekmektedir.[6] AB üyeliği söz konusu
olduğunda bu konuda sürecin yeterince açık olmaması ve Türkiye üzerindeki baskılar
dengeli bir çözümün sağlanabilmesini zorlaştırmaktadır. Sonuçta Ege
sorunlarının Türkiye ve Yunanistan arasında çözümlenmesi gereken sorunlar olmaktan
çıkıp Türkiye – AB arasında çözümlenmesi gereken sorunlara dönüşmesi söz
konusudur. Türkiye’den beklenen veya gerçekleştirilmeye çalışılan AB üyeliği
karşılığında Ege sorunlarının çözümünde Yunanistan lehine tavizlerde
bulunmasıdır. Nitekim AB’nin bu tutumu GKRY’nin 24 Nisan referandumları sırasında
çok büyük bir oranda Annan Planı’na “hayır” oyu vermiş olmalarına rağmen
üyeliğe kabul edilmeleri ile bir kez daha doğrulanmıştır.[7]
Hâlihazırda, Türk – Yunan ilişkilerinde AB “taraf” olarak değerlendirilmelidir,
bunun doğal sonucu ise, AB’nin izlemiş olduğu politikalara Türk-Yunan
uyuşmazlıklarının çözümünde ortak bir zemin olarak görülmekten çıkmış
olduğudur. AB, “çözüm”ün değil “sorun”un bir parçası haline gelmiştir.
Avrupa Birliği’nin Türk-Yunan uyuşmazlığında dengeleyici rol ve uzlaşı zemini
oluşturmaktan uzaklaşması ile Türkiye açısından ortaya çıkan sonuç veya
stratejik tercih AB’nin oluşturduğu “koşulluluk” ilişkisini sürdürüp
sürdürmemek noktasında toplanmaktadır. [8]
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik
isteğinden vazgeçmesi ve/veya siyasi ilişkilerini dondurması durumunda üyelik ile Ege
sorunlarının çözümü arasındaki koşulluluk ilişkisi ortadan kalkmış olacaktır.
Ancak bu tercihin asıl sorunu, yani Ege sorunlarını çözmeyeceği de ortadadır.
Dolayısıyla, Türkiye için Ege sorunlarını AB üyeliğini de göz ardı etmeden
nasıl çözebileceği sorusu önem kazanmaktadır. Bu bakımdan Türkiye, AB ile olan
ilişkilerini koşulluluk çerçevesinden çıkarmak ve Ege sorunlarını Yunanistan ile
yürütmekte olduğu müzakere süreci içerisinde çözümlemek zorundadır.
Bu noktayı
göz önünde tutarak Türk-Yunan ilişkileri bağlamında bazı saptamalarda bulunmak
gerekecektir:
· Mevcut koşullarda Türkiye ve Yunanistan
arasındaki güç dengesi asimetriktir ve bu durum görüşme sürecini etkilemektedir,
· Üçüncü aktörlerin etkisi uzlaşı
sürecinde tarafların hareket alanlarını daraltmaktadır,
· Ege Denizi coğrafi özellikleri ve egemenlik
dağılımı bakımından kendine has özellikleri olan bir denizdir, burada genel
kuralları uygulamak iki kıyıdaş ülke arasındaki stratejik dengeyi olumsuz etkiler,
· Uluslararası hukukun siyasallaşmış olması
veya bazı kavramlar açısından henüz oluşum evresinde olması uluslararası hukuka
başvuruyu engellemektedir.
Bunlara ek olarak, sürece
olumlu anlamda katkıda bulunan gelişmelerden de söz etmek mümkündür. Örneğin her
iki ülkede de ulusal kamuoyu, kitle iletişim araçları ve STK’lar barışçıl
ilişkilerin geliştirilmesi konusunda siyasileri iyimser bir anlayışla
desteklemektedirler. Ayrıca gerek Türkiye’de gerekse Yunanistan’da siyasiler
işbirliği ve uzlaşı arayışı içerisinde gözükmektedir.[9]
1999 Helsinki Zirvesi sonrasında
Türkiye’nin uygulamaya çalıştığı siyasa iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların
adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması için gereken her türlü yöntem ve
aracın denenmesi ve AB’ye tam üyeliğin gerçekleşmesini engelleyebilecek her türlü
engelden kurtulmak üzerine kurulmuş bulunmaktadır.[10] Bu siyasanın Ege
sorunlarına ilişkin olarak yıllardır izlenen siyasadan farklı bir açılım ve risk
taşımakta olduğu açıktır. Çünkü 1974 sonrası dönemde iki ülke arasındaki
uyuşmazlıkların “taraf”ları olarak sadece Türkiye ve Yunanistan kabul ediliyordu
ve üçüncü aktörlerin uzlaşmazlığa “taraf” olmaları istenmiyordu.[11]
Gerçekleştirilmeye çalışılan ise, tüm Ege sorunlarının ele alındığı bir paket
çözüm üzerinde anlaşmaktı. Yeni süreçte ise, Türkiye üzerinde yaratılan
baskılarla hem AB üyeliği ile Ege sorunlarının çözümü arasında bir bağ
kurulmuş hem de bu üyeliğin gerçekleşmesi için öngörülen bir çözüm tarihi
dayatılmış bulunmaktadır. 2004 yılı sonuna değin iki ülke arasında bir uzlaşı
sağlanamaz ise çözümün Uluslararası Adalet Divanı’nın yargı yetkisini
tanınarak sağlanacağı iddiası Türkiye üzerinde baskı oluşturmaktadır. Yeni
açılımın getirmiş olduğu risk ise Türkiye’nin caydırıcılığının ve
pazarlık gücünün azaltılması noktasındadır. Güven arttırıcı önlemler
çerçevesinde bu durum şimdilik hassas bir dengede yürütülmektedir.
Türkiye açısından esas olan siyasa iki
olumlu adımı içermektedir, Türkiye hem Ege sorunlarının adil ve kalıcı bir
çözüme kavuşturulması gereğine inanmakta hem de AB’ye tam üye olmak istemektedir.
Oysa Yunanistan’ın ve özellikle AB’nin her iki konuda da siyasasının yeterince
açık olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü AB’nin gerek Kıbrıs sorununun
çözümü gerekse Türkiye’nin üyeliği konularında açıkça çifte standart
yürüttüğü görülmekte; Örneğin, GKRY genişlemeye ilişkin ölçütlere aykırı
olarak ve açıkça uluslararası antlaşmalar ihlal edilerek AB’ye üye
yapılmıştır. Türkiye’den ise üyelik için yeni şartları yerine getirmesi
istenmektedir. Dolayısıyla, Türkiye Ege sorunlarının çözümüne ilişkin olarak
yürütülen müzakerelerde Yunanistan’ın avantajlı çıkacağı bir çözüme evet
demesi halinde dahi AB’ye üye olup olmayacağının endişesini taşımaktadır.
Bu güvensizliği ortadan kaldıracak gelişme
her şeyden önce AB üyeliği ile Ege sorunlarının çözümü arasında kurulmak
istenen koşulluluğun ortadan kaldırılması olacaktır. Bu iki şekilde
gerçekleşebilir ya Türkiye ve Yunanistan iyi niyetle bu müzakereleri üyelik
ölçütlerinden ayrı olarak değerlendirdiklerini açıklıkla belirterek ikili düzeyde
çözüme ulaşacaklarını belirtirler veya AB, Helsinki’de öngördüğü süreci
yeniden yorumlayarak, tarafların müzakerelerde bir çözüme ulaşamamaları durumunda
çabaların üyeliğin gerçekleşmesinden sonra da sürdürülebileceğini açıklar.[12]
Her iki durumun da ortak noktası, AB’nin taraflara eşit mesafede davranarak AB
platformunu çözüm için temel zemin olarak gördüğünü belirtmiş olması ve
önceliği taraflara yüklemiş olmasıdır.[13]
Bu çalışmanın hareket noktası, süreçsel olarak iki ülkenin de Ege
sorunlarının çözümünde daha önce ileri sürmüş oldukları noktalardan
birbirlerine daha yakın bir çözümü arzular hale gelmiş oldukları varsayımına
dayanmaktadır. Bu konuda tarafların zaman içinde yakalamış oldukları güven
ortamının olanaklarından yararlanacakları düşünülmektedir. Çünkü 1990’ların
ikinci yarısından itibaren gerek Yunanistan gerekse Türkiye benzer kaygılarla hareket
etmek zorunda kalmış ve istikrarın, gelişmenin iki ülke arasındaki sorunların
çözümünde olduğunu görmüşlerdir. Bunun doğal sonucu olarak taraflar fiili
durumlar yaratmaktan uzak kalmaya niyetli olduklarını göstermişlerdir. Bunu basit bir
söylem değişikliği olarak değerlendirmemek gerekir; Kuşkusuz her iki ülke de ulusal
çıkarları ve güvenlikleri konusunda duyarlılıklarını korumaktadırlar. Ancak
askeri eylem ve yöntemlerden daha çok siyasi, ekonomik, diplomatik yöntemleri
kullanmaya başlamışlardır. Dolayısıyla yürütülen güvenlik ve güven arttırıcı
önlemlerin sağladığı ortamda tarafların daha rasyonel kararlar almaları ve
uygulayabilmeleri mümkün hale gelmiştir. Bu bakımdan taraflar son otuz yıllık
süreç içerisinde daha önce hiç olmadıkları kadar çözüme yakın hale
gelmişlerdir.
Son otuz
yıllık süreçte iki kıyıdar ülke pek çok kere sıcak bir çatışmanın eşiğine
gelmiş ancak bu krizler üçüncü ülke ve örgütlerin de müdahaleleri ile
atlatılabilmiştir. Bu süreç taraflara uyuşmazlıkları ancak win-win -her iki
tarafın da kazançlı çıktığı- çözümlerle giderebileceklerini göstermiştir.
Türkiye açısından değerlendirildiğinde söz konusu süreç daha çok uluslararası
antlaşmalardan kaynaklanan ulusal çıkar ve egemenlik haklarının korumakta ısrarlı
olduğunu gösterme fırsatını vermiştir.[14] Yunanistan’ın, Ege’de
aşırı taleplerle ve tek yanlı eylemlerle ulusal egemenlik hak ve çıkarlarını
genişletemeyeceğini göstermiştir. Bu durum iki ülke arasında kabul edilen pek çok
siyasi/hukuksal metine de yansımıştır. Gerek Lozan Barış Antlaşması’nın hâlâ
geçerli temel metin olması gerekse daha sonra kabul edilen diğer metinlerin içerdiği
hükümler bu kanıyı güçlendirmektedir.
Özünde iki
ülke arasındaki statüyü oluşturan temel metin 1923 tarihli Lozan Barış
Antlaşması’dır. Ancak süreç içerisinde bölgede iki ülke arasındaki güç
dengesini de dikkate alan kimi değişikliklere gidilmiş ve yeni uluslararası
antlaşmalar kabul edilmiştir. 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve 1947
tarihli Paris Barış Antlaşması bu nitelikteki metinlerdir. Ancak, bu metinlerde
oluşturulan statünün yeterince uygulanamadığını görmekteyiz. Bu durum kimi zaman
bu antlaşma hükümlerinin fiili olarak uygulanamamasından kimi zaman da farklı
yorumlanmasından kaynaklanmıştır. Özellikle kara sınırlarının aksine iki ülke
arasındaki deniz sınırlarının saptanması ve ortak bir haritanın oluşturulması
konusunda başarılı olunamamıştır. Bu durum o dönemde uygulanan 3 millik deniz
sınırının önce Yunanistan ve ardından da Türkiye tarafından 6 mile
genişletilmesinden sonra da değişmemiştir. Dolayısıyla ne Lozan’da zımni olarak
kabul edilen 3 mil ne de daha sonra uygulanan 6 mil karasuları genişliğine göre ulusal
egemenlik sahalarını gösteren bir ortak harita oluşturmak mümkün olamamıştır.[15]
Doğaldır ki bu durum Ege’de kıyıdaş iki ülkenin egemenlik sınırlarını belirsiz
kılmakta ve pek çok sorunun çözülmesi de öncelikle bu sınırlarda bir mutabakatın
sağlanmasına bağlı olmaktadır.
İki ülke arasındaki ilişkilerin sıcak bir
çatışmaya dönüşmesini önleyen ve tarafları aralarındaki uyuşmazlıkları
barışçıl yöntemlerle çözmeye teşvik eden veya fiili bir durum yaratmaktan
alıkoyan bir dizi siyasi/hukuksal metinden söz edilebilir. Bunları, şu şekilde
sıralayabiliriz;
Denge Oluşturucu Metinler-İrade Beyanları
İki ülke arasında
uzlaşmazlık yaratan konularda tarafların diplomatik yaklaşımlarını ve
kararlılıklarını göstermeye çalışırken fiili durumlarla karşılaşmış
olmaları zaman zaman tarafları sıcak bir çatışmanın eşiğine getirebilmiştir. Bu
çatışma eşiğinden dönüş ise çoğu kez üçüncü ülke ve örgütlerin
arabuluculuğu /müdahalesi ile sağlanabilmiştir. Sonuçta gerginliğin giderilebilmesi
mümkün olurken benzer durumlarla karşılaşmamak için de kimi önlemlerin alınması
gerekmiştir. Bu gereklilik hem taraflar arasında dengenin hangi ölçütler esas
alınarak korunabileceğini hem de güvenlik ve güven arttırmak için ileride hangi
adımların atılması gerektiğini göstermiştir. Dolayısıyla, bu metinleri hem
caydırıcılık içermesi hem de diyaloga/müzakerelere zemin olabilecek esasları
belirlemesi bakımından değerlendirmek gerekir. Bu başlık altında ele alınacak
metinler iki ülke arasında güvenlik ve güven arttırmaya yönelik olarak kabul
edilmiş bulunan ortak irade çerçevesindeki metinlerdir. Hukuki olarak
bağlayıcılıkları antlaşmalar gibi olmamakla beraber söz konusu metinlerin ihlali
durumunda tarafların yeniden kendilerini tırmanmanın ve çatışmanın eşiğinde
bulmaları olasılığı vardır. Bu ise hâlihazırda her iki taraf için de arzu
edilmeyen bir durumdur.
Caydırıcılık niteliği açısından ele alabileceğimiz metinlerden ilki Bern
Deklarasyonu’dur. Türkiye’nin TPAO’ya Ege’de Türk kıta sahanlığında petrol
arama ve sondaj yetkisi vermesi ile tırmanan gerginliğin ardından Yunanistan konuyu BM
gündemine taşımıştır. Yunanistan’ın kıta sahanlığına ilişkin olarak yapmış
olduğu başvuruyu değerlendiren BM Güvenlik Konseyi’nin 25 Ağustos 1976 tarihinde
tarafları aralarındaki uyuşmazlıkların giderilmesinde ılımlı olmaya ve
uyuşmazlık noktalarını görüşmeler yoluyla gidermeye çağıran 395 sayılı
kararının ardından Yunanistan Uluslararası Adalet Divanı’na yapmış olduğu
başvurunun sonucunu beklemeye başlamıştır. Divan’ın 11 Eylül 1976 tarihinde
ihtiyati tedbirlerin alınmasını gerektirecek ölçüde bir tehdidin olmadığını
görerek kendini yetkisiz saymasından sonra Yunanistan’ın tutum değiştirdiği
gözlenmiştir. Bu çerçevede 1 Ekim 1976 tarihinde New York’ta bir araya gelen
dönemin dışişleri bakanları (Çağlayangil ve Bitsios) Ege kıta sahanlığı sorunun
karşılıklı olarak kabul edilebilir bir çözüme ulaştırılabilmesi için iki devlet
arasında yürütülecek görüşmelerde ele alınması konusunda anlaşmışlardır.
Bunun sonucunda 2 Kasım 1976’da Bern’de yapılan müzakereler sonucunda iki ülke
Bern Deklarasyonu’nu kabul etmiştir.[16]
Bern Deklarasyonu, özünde Türkiye ve Yunanistan arasında Ege sorunlarına
ilişkin olarak kabul edilen ve koşulluluk ilişkisi yaratan bir güven arttırıcı
önlemler metnidir.[17]
1974 sonrası dönemde iki ülke arasında oluşan güvensizlik ortamının yaratmış
olduğu olumsuzlukları ortadan kaldırarak yeniden müzakere ve barışçıl ilişkiler
kurma sürecini açmayı hedefleyen bir niteliği vardır. Deklarasyon’a göre:
“1- Her iki taraf, kıta sahanlığının
sınırlandırılması ile ilgili karşılıklı rızalara dayalı bir anlaşmaya ulaşmak
için görüşmelerin samimi, ayrıntılı ve güven içerisinde bir yaklaşımla
yapılmasında uyuşurlar.
2- Her iki taraf bu görüşmelerin
içeriğinden dolayı kesinlikle gizli olmasında uyuşmuşlardır.
3- Her iki taraf, kıta sahanlığı ile ilgili
ayrı ayrı kendi görüşlerini korurlar.
4- Her iki taraf, bu anlaşmanın
ayrıntıları ve görüşmelerin yapılması sırasında yapılan önerileri
görüşmelerle ilgili olmayan herhangi bir dış ortamda kullanmama yükümlülüğünü
üstlenirler.
5- Her iki taraf, ortaklaşa olarak
yapılmasına karar vermedikçe, görüşmelerin özüyle ilgili olarak basına açıklama
yapılmaması ya da bilgi sızdırılmamasını kararlaştırmışlardır.
6- Her iki
taraf, Ege Denizi kıta sahanlığı ile ilgili olarak görüşmeleri zarara
uğratabilecek inisiyatif ya da hareketten kaçınmayı yükümlenmişlerdir.
7- Her iki taraf, ikili ilişkiler ile ilgili
olduğu kadar, diğer tarafı güvensizliğe yöneltecek herhangi bir inisiyatif ya da
davranıştan kaçınmayı yükümlenmişlerdir.
8- Her iki taraf, iki ülke arasında kıta
sahanlığı sınırlandırılmasında kullanılabilecek pratik kriter ve kesin ilkeler
sonucuna varmak amacıyla bu konu üzerinde uluslararası kuralları ve uygulama
durumlarını araştırmak konusunda uyuşmuşlardır.
9- Bir karma komisyon bu amaçla kurulacak ve
ulusal temsilcilerden oluşacaktır.
10- Her iki taraf, birbirlerine danıştıktan
sonra ileriki görüşmeler sırasında tedrici bir yakınlaşmayı benimsemek konusunda
uyuşmuşlardır.”
Deklarasyon, Ege Denizi’nde karşılıklı
olarak tarafların egemenlik hak ve çıkarları teyit edildiği, bu hak ve çıkarların
tek yanlı eylemlerle ortadan kaldırılamayacağı karara bağlandığı için
önemlidir. Nitekim 6. Madde hükmüne göre, “her iki taraf, Ege Denizi kıta
sahanlığı ile ilgili olarak görüşmeleri zarara uğratabilecek inisiyatif ya da
hareketlerden kaçınmayı” yükümlenmiştir. Dolayısıyla, her iki ülke de
karşılıklı rızalara dayanan bir anlaşma sağlanıncaya değin Ege Denizi’nde
ulusal karasuları dışındaki kıta sahanlığında herhangi bir petrol arama ve sondaj
faaliyetinde bulunmamaya karar vermiştir.[18] 7. Madde hükmüne göre
ise, “her iki taraf, ikili ilişkiler ile ilgili olduğu kadar, diğer tarafı
güvensizliğe yöneltecek herhangi bir inisiyatif ya da davranıştan kaçınmayı”
yükümlenmiştir. Dolayısıyla, caydırma-müzakere özelliği açısından Bern
Deklarasyonu, hâlihazırda taraflara karasularının genişletilmemesi ve karasuları
dışında kıta sahanlığında sondaj benzeri faaliyetlerde bulunmamaları
yükümlülüğünü getirmektedir.
Güven arttırıcı önlemlere ilişkin bir
başka çaba ise 1988 yılında kabul edilen Atina ve İstanbul Mutabakatlarıdır. Bu
mutabakatlar, Bern Deklarasyonu’nda da öngörüldüğü şekliyle, iki ülkeyi sıcak
bir çatışmanın eşiğine getirebilecek fiili durumları önlemeye dönük önlemleri
karara bağlamaktadır. Dolayısıyla, uzlaşmazlık içerisindeki iki ülke arasında
ilişkileri olumsuz yönde etkilemesi bakımından önceliğin tehdit algılamalarını
ortadan kaldırılacak güvenlik ve güven arttırıcı önlemlere verilmiş olması
anlamlıdır. Diyalog sürecinin açılmasına koşut olarak, 27 Mayıs 1988 tarihli Atina
Mutabakatı ile taraflar;
“karşılıklı olarak birbirlerinin
egemenliğine ve toprak bütünlüğüne ve Ege’nin açık deniz alanlarını ve
uluslararası hava sahasını kullanma haklarına saygı gösterilmesi
yükümlülüğünü teslim etmektedirler.
İki taraf açık deniz alanları ve
uluslararası hava sahasında ulusal askeri faaliyetlerin yürütülmesinde, deniz ve hava
trafiğinin uluslararası belgeler, kurallar ve yönetmeliklerde öngörülen çerçevede
kolayca akımına müdahale etmemeye gayret göstereceklerdir. Bu istenmeyen gerginlik
kaynaklarının ortadan kaldırılmasına ve çatma riskinin azaltılmasına katkıda
bulunacaktır.
İki taraf açık deniz alanlarına ve
uluslararası hava sahasında notam veya bildirim veya uyarı gerektiren ulusal askeri
tatbikatların planlanması ve icrasının aşağıdaki hususları da mümkün olacak
azami ölçüde önleyecek şekilde yürütülmesinde mutabık kalmışlardır; [Buna
göre,]
belirli bölgelerin tecrit edilmesinden,
tatbikat alanlarının uzun süreler için
kapatılmasından,
tatbikatların turizmin en yoğun olduğu
dönemlerde (Her yıl 1 Temmuz’dan 1 Eylül’e kadar- 1988 yılı için 7 Temmuz 1
Eylül) ve başlıca ulusal ve dini resmi tatillerde yürütülmesinden
[kaçınacaklardır.]
Bütün ulusal askeri faaliyetlerin
planlanması ve icrası mevcut uluslararası kural, yönetmelik ve usullere uygun olarak
yürütülecektir.”[19]
Başbakan Turgut Özal’ın Atina ziyaretinin
ardından, 8 Eylül 1988 tarihli İstanbul Mutabakatı imzalanmıştır. Bu mutabakatla,
taraflar Ege Denizi’nde uluslararası sularda ve hava sahasında yapacakları askeri ve
diğer faaliyetler sırasında uluslararası hukuk ve uygulamalara, kurallara,
düzenlemelere uygun davranma yükümlülüğü altına girmeyi kararlaştırmıştır.
Buna göre,
“tarafların deniz kuvvetlerine bağlı
unsurları:
Açık denizde uluslararası hukuk ve
teamüllere göre seyrederken birbirlerini taciz etmekten kaçınacaktır.
Uluslararası hukuk, kural ve düzenlemelere
olduğu kadar askeri teamül ve nezaket kurallarına riayet edecektir.
Deniz birimleri birbirlerinin atış talimi ve
diğer askeri faaliyetlerini uluslararası hukuk kural ve usulleri çerçevesinde
gözlemlerken, bu faaliyetleri aksatacak hareketlerden kaçınacaklardır.
Tarafların hava
kuvvetlerine bağlı unsurları uluslararası hava sahasındaki askeri faaliyetleri
sırasında
Uluslararası hukuka ve
özellikle uluslararası teamüllere, kurallara, düzenlemelere ve prosedürlere tam
olarak uygun davranacaktır.
Tarafların uçak
pilotları birbirlerine yaklaştıkları zaman azami dikkat gösterecek ve uçuş
güvenliğini ve uçakların görevini tehlikeye düşürecek hareket veya tepkilerden
kaçınacaklardır.” [20]
Bununla birlikte, iki ülke
arasında özellikle hava sahası ihlallerine ilişkin iddialar gündemde yerini
korumuştur. 1994 ve 1996 bunalımları ise taraflar arasında yaratılmaya çalışılan
güven ortamının henüz yerleşmediğini göstermiştir.
Madrid Deklarasyonu
1996 yılındaki Kardak
bunalımının ardından yaşama geçirilen 8 Temmuz 1997 tarihli Madrid Deklarasyonu ise
taraflar arasında güvene dayalı bir ilişkinin kurulabilmesi için gerekli olan
statükoyu pekiştirmeye dönük bir uzlaşı çabası olarak değerlendirilebilir. Atina
ve İstanbul Mutabakatları ile taraflar arasında istenmeyen askeri çatışma ve
kazaları önlemek ve güvenlikli-güvenli bir ortam yaratmayı hedeflerken Madrid
Deklarasyonu ile taraflar;
“Barış, güvenlik ve
iyi komşuluk ilişkilerinin sürdürülmesi konusunda karşılıklı taahhüt,
Birbirlerinin egemenlik
haklarına saygı,
Uluslararası hukuk
ilkelerine ve uluslararası anlaşmalara saygı,
Birbirlerinin
güvenlikleri ve ulusal egemenlikleri açısından büyük bir öneme sahip bulunan
Ege’deki yaşamsal çıkarları ve kaygılarına karşılıklı saygı,
Yanlış anlamalardan
kaynaklanan uyuşmazlıklardan kaçınılması ve karşılıklı saygı temelinde tek
taraflı eylemlerden kaçınılması taahhüdü,
Anlaşmazlıkların ortak
rızaya dayanarak ve kuvvet kullanımı veya tehditi olmaksızın barışçıl yollardan
çözümlenmesi taahhüdü” konularında
anlaşmaya varmışlardır.[21] Anlaşmanın en önemli
yanı[22],
Yunanistan’a tek yanlı bir eylemde bulunmama yükümlülüğü, Türkiye’ye de askeri
kuvvet kullanma tehdidinde bulunmama yükümlülüğü getirmekte oluşudur. Bu durum
özellikle karasularının 12 mile genişletilmesi ve bunun karşılığında
Türkiye’nin bu hareketi casus belli olarak değerlendirmesi ile ilgili olarak
tarafların esasa ilişkin görüşlerinde bir değişikliğin olup olmadığı
tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.[23] Güven arttırıcı
önlemlere ilişkin bir diğer girişim ise, Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in 12 Şubat 1998 tarihinde yapmış olduğu
önerilere[24]
ilişkin olmuştur. Söz konusu girişimde; iki ülkenin aralarındaki sorunları birlikte
tanımlanmaları; Madrid Deklarasyonu’nun resmi bir anlaşmaya dönüştürülmesi;
Ege’de güven arttırıcı önlemlerin geliştirilip yaşama geçirilmesi, sorunlara
çözüm üretecek Akil Adamlar Grubu’nun birlikte göreve çağrılması, bu
önerilerin kabul edilmesi halinde iki dışişleri bakanlığı yetkililerinin Mart 1998
içinde Ankara veya Atina’da biraraya gelmeleri önerileri yer almıştır. Ancak
Yunanistan göndermiş olduğu 24 Şubat 1998 tarihli cevabi notasında söz konusu
önerilere olumsuz yanıt vermiştir.
Bu çerçevede dile getirilen
“NATO Genel Sekreteri ile işbirliği yapılarak Ege’de Güven Arttırıcı
Önlemlerin uygulanması ve geliştirilmesi” önerisi, 28 – 29 Mayıs 1998
tarihleri arasında Lüksembourg’da yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı
sırasında NATO Genel Sekreteri J. Solana tarafından yürütülen iyi niyet girişimleri
çerçevesinde ele alınmış ve 4 Haziran 1998 tarihinde iki ülke arasında güven
arttırıcı önlemler açıklanmıştır.[25] Ege Denizi’nde, açık
denizde ve uluslararası hava sahasında yürütülen rutin askeri faaliyetler sırasında
iki ülke silahlı kuvvetlerinin gerginliği tırmandırabilecek hareketlerden
kaçınmalarını ve tarafların birbirlerinin ulusal egemenlik hakları ve toprak
bütünlüklerine saygı göstermesini öngören bu önlemler, ihlal ve kaza risklerini
ortadan kaldırmakta ve Ege Denizi’nde askeri anlamda bir bunalımın ortaya
çıkmasını azaltmaktadır. Bununla birlikte, tarafların güven arttırıcı önlemlere
ne ölçüde uygun davrandıkları konusunda eleştiriler sürmüştür.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki stratejik dengeyi bozabilecek tek yanlı bir
kararın uygulanmasının iki ülkeyi silahlı bir çatışmaya sürükleyebileceği
ortadadır. Nitekim 1974 sonrası dönem bu olasılığı sıklıkla gündeme
getirmiştir. Yunanistan’ın Ege Denizi’nde tek yanlı bir kararla stratejik dengeyi
kendi lehine değiştirebilecek olması karşısında Türkiye’nin yaşamsal
çıkarları ve egemenlik hakları açısından zarara uğrayacağı ortadadır. Bu
konudaki duyarlılığını ise böyle bir kararı savaş nedeni olarak kabul etmiş
olduğunu açıklayarak göstermiştir. Açıktır ki savaş nedeni sayma kararının
açıklanması Yunanistan üzerinde bir caydırma yaratmaya dönüktür ve 1974 sonrası
dönemde Ege’deki hemen her gerginlik anında Türkiye bu konudaki kararlılığını
göstermiştir.
Savaş nedeni sayma kararı 15 Nisan 1976 tarihinde Dışişleri Bakanı İhsan
Sabri Çağlayangil tarafından ABD Dışişleri bakanı Henry Kissinger’a yazılan
mektupta dile getirilmiştir. Buna göre; “...Yunan hükümetinin esas emeli
karasularının sınırlarını 12 mile çıkarmak suretiyle, bir oldubitti yaratmak ve bu
suretle, Türkiye üzerinde siyasi bir zafer kazanmaktır. Böyle bir hareket Ege
Denizi’ni Yunan gölü haline getirebilecek ve netice itibariyle, Türkiye’nin bu
denizdeki tabii ve yerleşmiş ananevi (geleneksel) haklarını fiilen ortadan
kaldıracaktır.
Bu durum Türkiye’ye, böyle bir
gelişmeyi bir harp sebebi olarak telakki etmekten gayri bir opsiyon imkanı
bırakmayacaktır,”[26]denilmektedir.
Süreç içerisinde Türkiye’nin savaş
nedeni sayma kararının öngördüğü caydırıcılığı sağlamış olduğu
görülmektedir. Nitekim 16 Kasım 1994 tarihinde BM III. Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin
yürürlüğe girmesinin ardından karasularına ilişkin tartışmalar yeniden gündeme
gelmiş ve Yunanistan bu sözleşmeyi 21 Temmuz 1995 tarihinde onaylamıştır. Yunanistan onay öncesinde Sözleşmeden doğan
haklarını kullanarak Ege Denizi’nde kendi ulusal karasularını 12 mile çıkarmaya
hakkı olduğunu ve zamanı geldiğinde bu hakkını kullanmaktan çekinmeyeceğini
açıklamıştır. 8 Haziran 1995 tarihinde ise, TBMM, Yunanistan’ın bu yönde
alacağı bir kararın Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki yaşamsal çıkarlarını ihlal
edeceğine dikkati çekerek, almış olduğu bir kararla, Hükümeti böyle bir durumda
askeri önlemler de dâhil olmak üzere gereken her türlü önlemleri almakla
yetkilendirmiştir.[27]
Yukarıda sıralanan faktörler günümüzde iki ülkenin aralarındaki sorunları
çözme konusunda nasıl bir yol izleyeceklerini etkilemektedir. Ayrıca çabaların
başarıya ulaşmasını belirleyecek etkenlerden bir başkası da başlatılan
girişimlerin hangi ulusal/uluslararası koşullar içerisinde gerçekleştirilmekte
olduğudur.
Türkiye ve Yunanistan arasında Ege
Denizi’ne ilişkin sorunlar dolayısıyla askeri anlamda güvenlik bunalımı yaşanıp
yaşanmayacağı önemli bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Ancak güvenliği
sadece askeri boyutla ele almamak gerekir. Günümüzde “güvenlik” kavramı “ulusal
çıkar” ve “tehdit” kavramlarını da kapsar şekilde kullanılmaktadır.
Dolayısıyla iki ülke arasındaki sorunları “ulusal çıkar” ve “tehdit”
kavramlarını da gözetecek şekilde ele almak gerekmektedir. Bir başka deyişle, askeri
çatışma riskinin en az olasılıkla var olduğu bir durumda dahi iki ülke arasında
ulusal çıkarların çatışması ve bunun taraflarca tehdit olarak değerlendirilmesi
mümkündür.
Ege sorunlarında tarafların ulusal
çıkarları neyi öngörmektedir? Taraflar hangi önceliklerle “ulusal
çıkar”larını ele almakta ve buna uymayan siyasaları güvenlikleri açısından
“tehdit” olarak değerlendirmektedirler?
Türkiye açısından, Ege Denizi’ne ilişkin
uyuşmazlıklarda “ulusal çıkar” öncelikleri bu denizde var olan egemenlik hak ve
çıkarlarının korunması ve iki ülke arasındaki dengeye sadık kalınması
noktasında toplanmaktadır. Bu çıkarların korunması için başvurulan yöntemler ise
tüm barışçıl yöntemlerden askeri güç kullanımına değin geniş bir yelpazeye
dağılmaktadır.
Yunanistan açısından ise durum daha
karmaşıktır ve iki ülke arasında güç dengesi bakımından önemli bir farklılık
bulunmaktadır. Bu güç asimetrisi Yunanistan’ın Türkiye ile müzakere süreci
içerisine girmesini engellemekte[28] ve Yunanistan’ı Türkiye
karşısında daha sağlam ittifaklar kurmaya yönlendirmektedir.
Türkiye, Yunanistan ile olan uyuşmazlıkları
söz konusu olduğunda daha sağlam siyasi ve hukuki gerekçelere dayanmaktadır. Lozan
Barış Antlaşması ile kurulmuş bulunan stratejik dengenin büyük bir duyarlılıkla
korunmakta oluşu hem bu gerekçelerin sağlamlılığını arttırmakta hem de iki ülke
arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde izlenmesi gereken yöntemlere de ışık
tutmaktadır.
Bilindiği gibi Ege Denizi’ndeki sorunlar
birbirini yakından ilgilendiren farklı nitelikteki sorunlardır. Bir sınıflandırma
yapmak gerekirse;
Statü kuran antlaşmaların dolaylı
sonuçlarından kaynaklanan sorunlar: Kardak
Krizi ile gündeme gelen egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş ada, adacık ve
kayalıklar sorunu bu türden bir sorundur. Lozan Barış Antlaşması ile iki ülke
arasında deniz sınırlarını saptamaya ve haritalandırmaya dönük bir çalışmanın
yapılamamış olması bu durumu karmaşık bir egemenlik sorunu haline getirmiştir.
Statü kuran antlaşmaların ihlalinden
kaynaklanan sorunlar: Ege Denizi’nde Yunanistan’ın egemenliğine
silahsızlandırılması koşulu ile bırakılan adaların bu antlaşmalar ihlal edilerek
silahlandırılmakta oluşu bu tür bir sorundur.
Yeni bir hakkın ortaya çıkması ile ilintili
sorunlar: Kıta
sahanlığı, bitişik bölge, ekonomik bölge gibi deniz hukukunu ilgilendiren
kavramların ortaya çıkışı Ege Denizi’nde bu haklara ilişkin sınırlandırma
sorunlarını ortaya çıkarmıştır. Ege Denizi’nin coğrafi ve egemenlik
alanlarının dağılımı açısından özgün niteliği ise kıyıdar ülkeler arasında
bir sınırlandırmayı tartışmalı hale dönüştürmektedir.
Aşırı talepler ve fiili durum yaratmaya
ilişkin sorunlar:
Karasularının tek yanlı olarak genişletilmek istenmesi, ulusal hava sahası
genişliğinin uluslararası hukuka aykırı olarak karasularından daha geniş ilan
edilmesi, FIR üzerinde egemenlik iddiası gibi sorunlar bu türden sorunlardır.
Sorunların Çözümünde Türkiye’nin
Stratejik Alternatifleri
Ege sorunlarına ilişkin olarak uzun
yıllardan bu yana sürdürülen söylem Türkiye’nin duyarlılıklarını
taşımaktadır. Türkiye Ege Denizi’ndeki stratejik Türk-Yunan dengesinin
korunmasından yana bir siyasa belirlemiştir. Bu siyasaya uygun olarak kararlılığını
ise barışçıl yöntemlerden güç kullanımına değin yayılan bir yelpazede değişik
yöntemler kullanarak göstermiştir.
Türkiye’nin Ege sorunlarının çözümünde
izlemiş olduğu siyasa özünde pek fazla değişmemiştir. Buna göre;
· Ege Denizi’nde Lozan Barış Antlaşması ile
kurulmuş olan bir denge vardır ve Lozan Barış Antlaşması bu bölgede statü kuran
temel metindir.
· Ege’de statü ve egemenlik sınırları fiili
durumlar yaratılarak tek yanlı eylemlerle değiştirilemez.
· Ege’de deniz hukukunu ilgilendiren konularda
sınırlandırma ve paylaşım hakkaniyete uygun olmalıdır.
· İki ülke arasında uyuşmazlık yaratan
konuların ele alınması ve çözüme kavuşturulmasında uluslararası hukuka uygun
barışçıl yöntemlerin uygulanması esastır.
· Tek yanlı eylemlerle bir hak iddiasının
yürürlüğe konulması Türkiye’nin varoluşunu ve yaşamsal çıkarlarını derinden
etkileyeceği için Türkiye askeri güç kullanımı da dâhil gereken her türlü
önlemi uygulamaya sokma hakkına sahiptir.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde
Türkiye’nin temel görüşlerinde değişikliğe gitmeden Ege sorunlarını çözmek
için asgari koşulların sağlanmış olduğu söylenebilir. Gerek halen yürürlükte
olan ikili mutabakatlar gerek her iki ülkenin irade beyanları uyuşmazlıkların
barışçıl yöntemlerle ele alınarak çözümlenebilmesi için gerekli ortamın var
olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu ortam içerisinde iki ülke arasındaki
sorunlardan bazılarının çözümü çok daha kolaylaşmış olacaktır. Özellikle
ikili ve çok taraflı antlaşmaların hükümlerinin ihlalinden kaynaklanmakta olan
uyuşmazlıklar ve aşırı taleplerden, fiili durum yaratma çabalarından doğan
uyuşmazlıklar bu niteliktedir. Her iki
ülkenin de bu nitelikteki uyuşmazlıklara ilişkin görüşleri değerlendirildiğinde
bu konudaki duyarlılıklarının ulusal güvenliğe ve ulusal çıkarlara yönelik tehdit
algılamalarından kaynaklandığı söylenebilir. Örneğin adaların
silahlandırılmasına ilişkin görüşler büyük ölçüde Türkiye’den
kaynaklandığı ileri sürülen tehdit algılarına dayandırılmaktadır. Dolayısıyla
tehdit algılamalarının ortadan kaldırılması durumunda adaların
silahlandırılmasının da gereği kalmayacaktır.
Diğer yandan, Yunan ulusal hava sahasının 10
mil olarak uygulanmasının da aşırı bir istek olduğu ve uluslararası hukuk
açısından geçerliliğinin olmadığı ortadadır. Bu uyuşmazlık konusu da ulusal
karasuları sınırı ile eş bir ulusal hava sahası sınırının uygulanması ile
kendiliğinden ortadan kalkacaktır. FIR sorunu ise teknik bir sorun olarak kıyıdar
ülkelerin teknik kapasitelerinin geliştirilmesi ile çözülebilecektir.[29]
Aşırı talep olarak nitelendirmiş olduğumuz
karasularının 12 mile genişletilmesine ilişkin uyuşmazlık iki ülkeyi sıcak bir
çatışmaya sürükleyecek en önemli uyuşmazlık konusu olarak görünmektedir. Bu
istemi aşırı bir istem olarak nitelendirmiş olmamızın nedeni Ege Denizi gibi kendine
özgü nitelikler taşıyan bir denizde diğer kıyıdar ülkenin hak ve çıkarlarını
gözetmeden uygulanmak istenmesindendir.[30] Tek yanlı bir irade beyanı
ile ulusal karasularının 12 mile genişletilmesinin diğer kıyıdar ülkenin
–Türkiye’nin bu denizden yararlanma olanaklarını onarılamaz biçimde olumsuz
etkileyeceği ve bu ülkenin hükümranlık haklarını ihlal edeceği açıktır.
Dolayısıyla, bu denizde karasularının sınırlarının saptanması diğer kıyıdar
ülkenin de oydaşmasını gerektirir. En uygun çözüm şekli Ege Denizi’nde mevcut 6
mil uygulamasının sürdürülmesidir. Bu durum Anadolu anakarasını çevreleyen ve
Yunanistan’ın egemenliğinde bulunan adalar açısından özellikle uygulanmalıdır.
Yunanistan karasuları sınırını ancak Yunan anakarasına yakın bölgede ve
Türkiye’nin kıta sahanlığı hakkına halel getirmeyecek ölçüde genişletebilir.[31]
Statü kuran antlaşmaların dolaylı
sonuçları olarak değerlendirebileceğimiz sorunlar ise aslında iki ülke arasında
statü kuran antlaşmanın oluşturmaya çalıştığı denge korunarak çözümlenebilir. Temel kurucu metin olarak kabul ettiğimiz Lozan
Barış Antlaşması’nda Türkiye ve Yunanistan arasındaki deniz sınırlarının
saptanmamış olması ve ilerleyen dönemlerde İtalya ile olduğu gibi bir teknik
çalışmanın Yunanistan ile yapılmamış olması iki ülke arasındaki deniz
sınırlarının saptanmasını güçleştirmektedir. Daha doğru bir ifade ile iki ülke
arasında deniz sınırları belirsizdir. Bu belirsizlik aynı zamanda bu bölgede yer
alan ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti konusunda tartışma yaratmaktadır.
Yunanistan’ın iddia ettiği şekliyle konu Uluslararası Adalet Divanı’na
götürüldüğünde tartışmalı ada, adacık ve kayalıkların egemenliğinin “ilgili
taraflar” arasında belirleneceği gibi bir kararın uygulanması gerekebilir.[32]
Bunun doğal sonucu ise iki ülke arasında yapılacak bir sınır saptama sorununun
uluslararasılaşmasıdır. Taraflar, Lozan Barış Antlaşması’nın sağlamış
olduğu mekanizmayı işleterek iki ülke arasında sınır tespit komisyonu oluşturarak
bu sorunu çözüme kavuşturabilirler. Ancak, sorunun “ilgili taraflar” arasıda ele
alınması durumunda Lozan Barış Antlaşması’na taraf olan devletler ve “ilgili
taraf” olduğu iddiasını taşıyan devletler arasında görüş ve çıkarların
uyuşturulması çok daha çetin ve uzun süreli bir süreci ortaya çıkarabilecektir.
Her iki ülke açısından daha rasyonel olan uyuşmazlığın iki ülke arasında
oluşturulacak bir komisyonda ele alınarak çözümlenmesidir. Nitekim İtalya ile
yapılan 1932 yılındaki düzenleme bu olanağı taraflara sağlamıştır.
İki
ülke arasında çözümü hukuki ve siyasi anlamda karmaşık olan asıl konu deniz
hukukunu ilgilendiren ve devletlere denizlerde yeni egemenlik ve tasarruf hakları veren
kavramlar oluşturmaktadır. Aslında bu karmaşıklığı arttıran Ege Denizi’nin
benzersiz bir coğrafi yapı ve egemenlik dağılımına sahip olmasıdır. Nitekim
Türkiye’nin Karadeniz ve Akdeniz’de deniz hukukunu ilgilendiren konularda komşu
kıyıdar ülkelerle bu türden önemli bir sorunu bulunmamaktadır.[33] Ege Denizi’nin benzersiz özellikleri bu denizde
kıyıdar ülkeler arasında kıta sahanlığının ve ekonomik bölgelerin
sınırlarının belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Okyanuslara uygulanan
sınırlandırma kurallarının bu bölgeye uygulanması hakkaniyete uygun bir
sınırlandırmayı ve paylaşımı imkânsız kılmaktadır.
Bu sorunun çözümlenmesi için iki ülke
arasında diğer sorunların karara bağlanması gerekir. Özellikle adaların aidiyeti ve
buna bağlı olarak da karasularının genişliği üzerinde oydaşma sağlanamadan kıta
sahanlığını ve ekonomik bölgeyi saptamak mümkün değildir. Söz konusu iki konuda
oydaşma sağlandığında hakkaniyete uygun bir paylaşım için Ege’de
Yunanistan’ın egemenliğinde olan adaların ancak karasuları ile sınırlı bir kıta
sahanlığı hakkının olması gerekir. Sınırlandırmada adalara karasularının
dışına uzanan bir kıta sahanlığı hakkı tanınacak mı tanınmayacak mıdır? Bu
ise iki ülke arasındaki sorunun özünü oluşturmaktadır.
Bern Deklarasyonu’nun bir sonucu olarak
Türkiye’nin Ege Denizi’nde kıta sahanlığı iddialarının yoğunlaştığı
bölgeleri gösteren metinler hâlâ masadadır. Yürütülecek müzakerelerde 1973 Kasım
ayında Resmi Gazete’de yayınlanan ve TPAO’ya petrol arama ve sondaj ruhsatları
veren haritalar tartışma konusu olacaktır.[34] Söz konusu haritalarda
Yunanistan’a ait adalara 6 millik karasuları ile sınırlı bir kıta sahanlığı
hakkı tanınmaktadır. Oysa hâlihazırda egemenliği tartışma yaratan adaların
varlığı haritaların yayınlandığı dönemden daha farklı bir karasuları ve kıta
sahanlığı sınırlandırması ortaya çıkarabilecektir. [35]
Caydırma-müzakere açısından değerlendirildiğinde ise bu durumun iki ülke
arasındaki pazarlıklara yeni unsurların eklenmesine neden olduğu görülmektedir.
Geçmişte Ege’nin kıta sahanlığına ilişkin sınırlar tartışılırken bugün
buna bir de egemenlik sınırlarının tartışılması eklenmiş bulunmaktadır.
Sonuç
Türkiye ve Yunanistan arasındaki
uyuşmazlıkların nasıl çözümleneceğine ilişkin açık bir oydaşmanın henüz
sağlanamamış olması ile beraber Türkiye'nin AB’ye tam üyeliğine ilişkin süreç
bazı sınırlar ortaya koymaktadır.[36] Özellikle genişlemeye
ilişkin hükümler çerçevesinde değerlendirildiğinde Türkiye'nin Yunanistan ile olan
uyuşmazlıklarını çözmek için izleyeceği yöntem büyük ölçüde üyelik arzusu
doğrultusunda gelişecektir. AB’nin genişleme için öngördüğü ilkeler
çerçevesinde aday ülkelerden sınır uyuşmazlıklarını çözmüş olmalarını ya da
Uluslararası Adalet Divanı’nın yargı yetkisini kabul etmiş olmalarını istemekte
oluşu Türkiye’ye bu bakımdan sorumluluk yüklemektedir.[37]
Ancak bu sorumluluğun tek yanlı işlediği söylenemez. Gerçekten de Türkiye ve
Yunanistan arasında 1976 yılından günümüze, Ege sorunları üzerinde yürütülen
diplomatik girişimlerin sonucu olarak tarafların ortak kabulüne konu olan bir dizi
hukuki/siyasi metin söz konusudur. Bu metinlerin oluşturduğu statü dikkate
alındığında iki ülke arasındaki dengeyi gözeterek tarafların barışçıl çözüm
yöntemleri üzerinde bir uzlaşı zemini yaratmaları olanağı bulunmaktadır.
Bu bağlamda, gerek güven ve güvenlik
arttırıcı önlemler doğrultusunda kabul edilen metinler gerekse statükoyu teyid eden
metinler iki ülke arasındaki stratejik dengeyi pekiştirmeye dönük işlemiştir.
Dolayısıyla, Ege Denizi’ne ilişkin müzakerelerde uyuşmazlıkların çözümünde
hangi barışçıl yöntem uygulanırsa uygulansın bu dengenin sürdürülmesinden
hareket edilmelidir. Bu dengenin gözden kaçırılması durumunda Ege’deki egemenlik
paylaşımının doğal sonucu olarak Türkiye’nin yaşamsal ulusal çıkarları zarar
görecektir.
Stratejik anlamda Ege Denizi’nde deniz yetki
alanlarına ilişkin sorunların çözümlenmesi bir zorunluluktur. Ege Denizi’nin
jeostratejik nitelikleri Türkiye’nin AB üyesi olması durumunda daha da artacak ve
özellikle yakın bölgelerdeki enerji kaynaklarının dünya pazarlarına aktarılması
konusunda kıyıdar ülkelere önemli sorumluluklar yükleyecektir. Bununla birlikte
kalıcı ve hakkaniyete dayanan bir çözüm için aceleci kararlar alınmamalıdır.
Tarafların önyargılardan uzak, çıkar ve dengeleri gözeten çözüm arayışı
içerisinde olmaları gerekir.
Süreç içerisinde dengeleri gözeten bir
çözüm arayışında AB’nin uygun bir ortam sağlamadığı görülmüştür. Dengeyi
sağlayacak mekanizma Türkiye’nin de AB karar alma süreci içerisinde yer almış
olmasıdır. Bu sağlanmadığı sürece Türkiye ile Yunanistan arasındaki
uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin girişimlerde asimetrik güç ilişkisi söz
konusudur. Bu asimetriye dayanarak Ege sorunlarını tek yanlı bir çözüme
ulaştırmayı hedefleyen girişimleri engelleyen en önemli unsur ise Türkiye’nin
sebep-sonuç ilişkisi içerisinde ileri sürmüş olduğu “savaş nedeni”
kararıdır. Madrid Deklarasyonu
çerçevesinde bir kez daha yinelenen bu sebep-sonuç ilişkisi taraflar arasındaki
dengeyi hassas bir noktada tutmaktadır. Yürütülecek müzakerelerde bu dengenin
sürdürülmesi her iki tarafın da uyuşmazlıkların çözümünden yararlı sonuçlar
elde etmesini sağlayacaktır.
Kaynakça
Akar, Reşat. “Papadopulos’un Aralık Hesabı”, Cumhuriyet,
18 Aralık 2004, s. 10.
Aksu, Fuat. "Ege ve Kıbrıs Sorunlarının Çözümünde Avrupa Birliği'nin Tutumu", Stratejik Araştırmalar Dergisi, Yıl 2, Sayı 3, Şubat 2004, ss. 103-132.
Aksu, Fuat. Türk-Yunan İlişkileri:İlişkilerin
Yönelimini Etkileyen Faktörler Üzerine Bir İnceleme, Ankara: SAEMK Yayınları,
2001.
Ayman, S. Gülden. “Türk – Yunan İlişkilerinde
Güç ve Tehdit”, Türk Dış Politikasının Analizi, Der: Faruk Sönmezoğlu,
İstanbul: Der Yayınları, 1998. ss.543-554.
Başeren, Sertaç Hami; Kurumahmut, Ali. Ege’de
Egemenliği Devredilmemiş Adalar, Ankara: SAEMK Yayınları, 2003.
Batur, Nur. “Hava Sahasını 6 Mil Yaparız”, Hürriyet,
26 Haziran 2004;
Batur, Nur. “Yunan Bakan Çark Etti”, Hürriyet,
28 Haziran 2004;
Cem, İsmail. Türkiye Avrupa Avrasya, Birinci
Cilt, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004.
Dış Basında Dışişleri Bakanı A. Mesut
Yılmaz’ın Atina Ziyareti (24-27.5.1988), Ankara: T.C. Başbakanlık Basın Yayın
ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Yayını, 1988, ss. 57-58.
Elekdağ,
Şükrü. “21/2 War Strategy”, Perceptions, March-May 1996, Vol. III, No. 4.
Elekdağ, Şükrü. “Ege’de Kriz Belgeleri”, Milliyet,
11 Şubat 1996, s. 19.
Eş, Sertaç, Doster, Barış. “Demokrasinin İtici
Gücü Laiklik”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2004, s.9.
Keridis, Dimitris. “Political Culture and Foreign
Policy: Greek-Turkish Relations in the Era of European Integration and Globalization”,
www.nato.int/acad/fellow/97-99/keridis.pdf ;
B. Tarihi: 10.09.2004
Kirbaki, Yorgo. “Karamanlis: Ege şart değil”, Radikal,
13. 09. 2004, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=127864 , B. Tarihi: 17.09.2004.
Özalp, Güven. “Ankara’ya İyi Haber”, Radikal,
28 Mayıs 2004, s. 11.
Rumelili, Bahar. The Europen Union’s Impact on the Greek-Turkish Conflict”, Working Paper Series in EU Border Conflicts Studies, No. 6, January 2004, www.euborderconf.bham.ac.uk/ publications/files/WP6GreeceTurkey.pdf ; B. Tarihi: 10.09.2004.
Tsakonas, Panayotis J.. “Greek-Turkish Relations Towards 21st Century A View From Athens”, www.wcfia.harvard.edu/fellows/papers98-99/tsakonas.pdf , B. Tarihi: 10.09.2004.
Türkiye’nin Üyeliğinin AB’ye Muhtemel
Etkileri, Ankara: DPT Yayınları, 2004.
http://ekutup.dpt.gov.tr/ab/uyelik/etki/olasi.pdf ; B. Tarihi: 5. 02. 2005.
“17 Aralık AB Devlet ve Hükümet Başkanları
Zirvesi Sonuçlarının Türkçe Tercümesi”,
http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/DisPolitika/AnaKonular/Turkiye_AB/2004_BrukselZirveSonuc_Turkiye.htm
; B. Tarihi: 4.02.2005.
“2003 Regular Report on Turkey’s Progress Towards Accession” http://europa.eu.int/comm/enlargement/report_2003/pdf/rr_tk_final.pdf (Raporun Türkçesi için bkz.; http://www.euturkey.org.tr/abportal/uploads/files/ilerle03.pdf ) B. Tarihi: 10.09.2004.
“Greece: A Europeanized Turkey is in everybody's interest” Turkish Daily News, 14 September, 2004 ;
http://www.turkishdailynews.com/old_editions/09_14_04/for.htm , B. Tarihi: 17.09.2004.
“Greek-Turkish Relations: The Madrid Joint
Declaration”, Thesis, Summer 1997.
http://www.mfa.gr/thesis/summer97/section.html. B. Tarihi: 02.03.1999.
“Historic Agreement on the Air Traffic Services Route Network in the Aegean Sea”, http://www.icao.int/icao/en/nr/2003/pio200315.htm , B. Tarihi: 10.09.2004.
“Information Note Concerning the Proposals Made By
Turkey to Greece 12 February 1998 About A Process of Peaceful Settlement of Problems Over
The Aegean Between The Two Countries”, Perceptions, March-May 1998, Volume III,
Number 1.
“İktidara Açık Mektup”, Eksusia,
09.07.1997.
http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/1997/07/10x07x97.TXT
“Komisyon Tarafından
Avrupa Konseyi ve Parlamentosuna Yönelik
Bildirim: Türkiye’nin AB'ye Katılıma Doğru İlerleyişine İlişkin Komisyon
Tavsiyesi”, (Gayri Resmi Türkçe Çeviri),
http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/DisPolitika/AnaKonular/Turkiye_AB/komisyon_tavsiyesi.htm ; B.
Tarihi: 4.02.2005.
“Önyargılara Kapılmadan Apaçık”, Elefterotipia,
09.07.1997; http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/1997/07/10x07x97.TXT
“Presidency Conclusions of the Brussels European
Council (16/17 December 2004)”
http://ue.eu.int/ueDocs/cms_Data/docs/pressData/en/ec/83201.pdf ; B. Tarihi: 4.02.2005.
“Solana, Türkiye ve Yunanistan’ın Güven
Arttırıcı Önlemler Konusunda Anlaştıklarını Belirtti”, Yunanistan’ın Sesi
Radyosu, 05. 06. 1998
“Türkiye ve Yunanistan, Ege Denizi'nde Askeri Bir
Çatışma Çıkmasını Önleyecek Tedbirler Almayı Kararlaştırdılar”, Amerika’nın Sesi Radyosu, 05. 06. 1998.
“Türkiye´nin
AB´ye Katılımının Yaratacağı Etkiler”, (Gayrı Resmi Türkçe Tercüme),
http://www.mfa.gov.tr/NR/rdonlyres/BC69BCD0-42C9-44FD-8E8E-3238A8E30C07/0/etki_degerlendirme.pdf
; B.Tarihi:5.2.2005.
“Uyum
Yüzde 100 Olmasa da Olur”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2004 , s. 10.
http://www.belgenet.com/arsiv/ab/helsinki_sonuc.html
http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/1998/06/08x06x98.HTM#
6 B. Tarihi: 10. 04. 2001.
http://www.greekturkishforum.org/h89_2.htm
http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,tarih~2004-06-26-m@nvid~432155,00.asp
http://www.turkishgreek.org/bern.htm
http://www.turkishgreek.org/ypapulias.htm
Resmi Gazete, 18
/ 7 /1974.
Resmi Gazete, 18 /10 /1973
* Yrd. Doç. Dr.; Yıldız Teknik Üniversitesi İİBF
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.
[1] Bu konuda bkz.; Fuat Aksu, "Ege ve Kıbrıs Sorunlarının Çözümünde Avrupa Birliği'nin Tutumu", Stratejik Araştırmalar Dergisi, Yıl 2, Sayı 3, Şubat 2004, ss. 103-132.
[2] Türkiye’nin AB’ye tam üye olarak katılımının AB’ye sağlayabileceği ekonomik katkı konusuna “Komisyon Tarafından Avrupa Konseyi ve Parlamentosuna Yönelik Bildirim: Türkiye’nin AB'ye Katılıma Doğru İlerleyişine İlişkin Komisyon Tavsiyesi”nde de yer verilmiş ve “Türkiye’nin AB’ye katılımının ekonomik etkisi, hem Türk ekonomisinin mütevazı büyüklüğü, hem de katılım öncesindeki ekonomik entegrasyonunun ulaşmış olduğu mevcut düzey nedeniyle olumlu, ancak nisbeten küçük olacaktır” değerlendirmesi yapılmıştır.
“Komisyon Tarafından Avrupa Konseyi ve Parlamentosuna Yönelik Bildirim: Türkiye’nin AB'ye Katılıma Doğru İlerleyişine İlişkin Komisyon Tavsiyesi”, (Gayri Resmi Türkçe Çeviri), http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/DisPolitika/AnaKonular/Turkiye_AB/komisyon_tavsiyesi.htm ; B. Tarihi: 4.02.2005.
Diğer yandan, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşmesi durumunda AB bütçesine getireceği maliyet konusunda farklı değerlendirmeler yapılmaktadır. Örneğin AB tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Üyeliği Perspektifinden Kaynaklanan Hususlar” başlıklı raporda üyeliğin AB’ye maliyeti konusunda aşağıdaki değerlendirme yapılmaktadır:
“Büyüklüğü ve ekonomik gelişmişlik düzeyi dikkate
alındığında Türkiye’nin üyeliğinin AB bütçesine önemli bir etkisi olacağı
açıktır. Türkiye’nin AB üyeliğinin bütçeye etkisini varsayıma dayanarak ve
mevcut müktesebata göre saptamak mümkün olmakla birlikte üyelik takvimi ve çeşitli
belirsizlikler göz önüne alındığında bu tür tahminlerde son derece temkinli
olunması gerekmektedir. AB politikalarının gelecekteki gelişiminin bütçeye önemli
yansımaları olacaktır. Müzakerelerin sonuçları ve Türkiye için herhangi bir
düzenleme yapılıp yapılmaması da önem taşımaktadır. ...
Diğer taraftan, AB bütçesinin mevcut yapısı
çerçevesinde bazı temel unsurların üzerinde durulmasında ve Türkiye’nin üye
ülke olmasından etkilenecek bazı parametrelerin açıklığa kavuşturulmasında fayda
görülmektedir. 2004 yılında AB bütçesi mevcut finansal planında ödemeler tavanı
AB-25’in Gayrisafi Milli Hasılalarının (GSMH) % 1,11’ine karşılık gelen 111
milyar Euro’dur. Türkiye üye olduğu takdirde harcama alanlarındaki başlıkların
büyük bir bölümü etkilenecektir. Tarım alanında Türkiye, Ortak Tarım Politikası
çerçevesinde önemli tutarda mali destek almaya hak kazanacaktır. ...Mevcut müktesebat
çerçevesinde Ortak Tarım Politikasının kırsal kalkınmayı da destekleyecek yapıda
ve bu çalışmanın Tarım bölümünde belirtilen tahminler doğrultusunda Türkiye’ye
destek sağlamasının maliyeti 2025 yılı itibariyle yılda 8,2 milyar Euro (2004
fiyatlarıyla) olacaktır. İlk yıl için % 100 doğrudan ödeme yapılacağı
hesaplanmıştır. Bu rakamın, 2,3 milyar Eurosu kırsal kalkınmanın finansmanı, 5,3
milyar Eurosu doğrudan ödemeler ve 660 milyon Eurosu da pazar harcamaları olacaktır
(tüm rakamlar 2004 fiyatlarıyla hesaplanmıştır.).
Bölgesel politika açısından değerlendirildiğinde,
satın alma gücü paritesine göre AB-25 ortalamasının %28,5’i kadar kişi başı
GSMH’i ile Romanya ve Bulgaristan’a (sırasıyla %29 ve %30) yakın düzeyde bulunan
Türkiye mevcut kurallara göre AB’nin yapısal fonlarından yararlanmaya aday
alacaktır. Buna karşılık, AB’nin mevcut kuralları 28 veya daha fazla üyeli bir
AB’nin bölgesel farklılıklarının giderilmesi için düzenlenmemiştir. Ayrıca,
mevcut kurallar, Türkiye büyüklüğünde ve ekonomik gelişmişlik düzeyinde bir ülke
için daha önce uygulanmamıştır. ...Basit bir hesapla, Türkiye’nin yılda % 4-5
dolayında GSYİH artışı kaydettiği göz önüne alındığında, bölgesel yardımlar
çerçevesinde 2025’e kadar Türkiye’ye yıllık fon transferleri, her %1’lik destek
için, 2004 fiyatlarıyla 5,6 milyar Euro tutarında olacağı tahmin edilebilir.
AB’nin iç politikası açısından değerlendirildiğinde
AB harcamalarında bu başlık altında ülkeye özel bir bölüm olmadığından, ilgili
tutarlar Türkiye’nin üyeliği göz önüne alınarak yeniden ayarlanacaktır.
Komisyonun 10 Şubat 2004 tarihinde 2007-2013 mali perspektifleri ile ilgili yapmış
olduğu öneri doğrultusunda yapılacak bu ayarlama ile Türkiye’nin üyeliği ile
birlikte yılda 2,6 milyar Euro ek harcama gerekebilecektir. Türkiye’nin üyeliği,
ülkenin dış sınırlarının genişliği ve özellikleri göz önüne alındığında,
vatandaşların özgürlüğü, güvenlik ve adalete
ilişkin harcamalarının da AB iç politikası içerisinde ele alınmasını
gerektirecektir. AB’nin dış politikası açısından değerlendirildiğinde,
yaratacağı jeo-politik etkiler dikkate alındığında Türkiye’nin üyeliği yeni
önceliklerin oluşmasına sebep olabilecektir. Ancak, bu durumun bütçe üzerinde yol
açacağı etkileri tahmin etmek mümkün değildir. İdari harcamalar dikkate
alındığında, Türkiye’nin üyeliğinin etkilerinin sınırlı olacağı tahmin
edilmektedir. Türkiye’nin üyelik sonrasında katılım öncesi mali yardımlardan
faydalanmayacak olması Türkiye’nin üyeliği ile birlikte dikkat edilmesi gereken
önemli hususlardan birisidir.
AB bütçesinin Gelirler hanesi ele alındığında,
gelirler, büyük ölçüde üye ülkelerin GSMG gelirleri temel alınarak yaptıkları
katkılarla elde edilmektedir. Türkiye’de yıllık GSMG artışının % 4-5 dolayında
olduğu varsayımıyla bu ülkenin AB bütçesine katkı oranı 2025’e kadar GSMH’ın
%1’i kadar olan tutar; yani 5,6 milyar Euro olacağı öngörülmektedir.”
“Türkiye´nin AB´ye Katılımının Yaratacağı Etkiler”, (Gayrı Resmi Türkçe Tercüme), http://www.mfa.gov.tr/NR/rdonlyres/BC69BCD0-42C9-44FD-8E8E-3238A8E30C07/0/etki_degerlendirme.pdf ; B.Tarihi:5.2.2005.
Bu konuda benzer bir değerlendirme için bkz; Türkiye’nin Üyeliğinin AB’ye Muhtemel Etkileri, Ankara: DPT Yayınları, 2004, ss. 30-34; http://ekutup.dpt.gov.tr/ab/uyelik/etki/olasi.pdf ; B. Tarihi: 5. 02. 2005.
[3] Nitekim GKRY lideri Papadopulos’un Yunanistan
Cumhurbaşkanı Karamanlis ile yaptığı görüşmede Aralık 2004 tarihine değin KKTC
ile Annan Planı temelinde bir görüşmeye yeniden başlamayı düşünmediği, Aralık
ayında yapılacak olan Türkiye-AB arasındaki katılım müzakereleri döneminde Rum
tarafının daha avantajlı bir durumda olacağını ileri sürdüğü belirtilmiştir.
Buna göre, “Kıbrıs Cumhuriyeti, AB üyesi bir ülke olarak, Türkiye’nin
hayatını zorlaştıracak bir konumdadır. Üyelik müzakereleri öncesinde bu kozunu
yitirmek yerine, Annan Planı’nda istediği değişiklikleri elde edebilmek için
aralık ayını atlaması gerekir.” Reşat Akar, “Papadopulos’un Aralık
Hesabı”, Cumhuriyet, 18 Aralık 2004, s. 10.
[4] Türkiye ve Yunanistan
arasındaki ilişkilerin geleceğine ilişkin olarak bkz.; Panayotis J. Tsakonas,
“Greek-Turkish Relations Towards 21st Century A View From Athens”, www.wcfia.harvard.edu/fellows/papers98-99/tsakonas.pdf
, B. Tarihi: 10.09.2004.
[5] Yunanistan’ın karasularını 12 mile genişletmesi
halinde Türkiye’nin böyle bir uygulamayı kabul etmeyeceği ve bunu savaş nedeni
olarak gördüğünü açıklamış olması hakkında bkz.;
Fuat Aksu, Türk-Yunan İlişkileri:İlişkilerin Yönelimini Etkileyen
Faktörler Üzerine Bir İnceleme, Ankara: SAEMK Yayınları, 2001.
[6] Türkiye başlangıcından itibaren Ege sorunlarını
bir bütün olarak ele alıp çözümlemek konusunda ısrarcı olmuştur. Bu çerçevede
esas olarak sorunların barışçıl yöntemlerle çözümlenmesi gerektiğini
vurgulamış, müzakerelerle kalıcı ve adil bir çözüme ulaştırılamayan sorunların
Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmak da dahil olmak üzere diğer yöntemlerle
çözümlenebileceğini açıklamıştır. Bu konudaki en son açıklamalardan birini
Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ yapmıştır. Başbuğ’a göre, “Türkiye’nin
uluslararası deniz ve hava sahalarının kullanılması, güvenlik gereksinimleri,
ulaşım ve doğal zenginlikler bakımından Ege’deki hukuki yaşamsal çıkarlarından
ödün vermesi olanaklı değildir. Kalıcı bir barışın sağlanması, Türkiye ile
Yunanistan arasında Ege’ye ilişkin sorunların adil ve her iki ülke tarafından kabul
edilir şekilde çözümlenmesinden geçmektedir. Her aday ülke gibi Türkiye’nin de AB
müktesebatı çerçevesinde Yunanistan ile birlikte Ege sorunlarını çözmesi ya da
çözülemeyen sorunları, arasında Uluslararası Adalet Divanı’nın da bulunduğu
çözüm yollarına sunmayı kabul etmesi gerekmektedir. Ancak, dikkat edilmesi gereken
nokta, hem Agenda 2000’de hem de 1999 Helsinki Kararları’nda görüleceği gibi, bu
tip sorunlar tam üyelik müzakerelerinin tamamlanmasından önce çözüme
ulaştırılmalıdır.” Sertaç Eş, Barış Doster, “Demokrasinin İtici Gücü
Laiklik”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2004, s.9.
[7] 10 - 11 Aralık 1999 tarihlerindeki Helsinki Zirvesi
Sonuç Bildirgesi’nin 9’uncu maddesinin (b) paragrafında, “Avrupa Birliği
Konseyi, siyasî bir çözümün Kıbrıs'ın Avrupa Birliğine katılımını
kolaylaştıracağının altını çizer. Üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına kadar
kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olursa, Konseyin üyelik konusundaki kararı,
yukarıdaki husus bir ön şart olmaksızın verilecektir. Bu konuda, Konsey tüm ilgili
etkenleri dikkate alacaktır,” denilmektedir. Ancak üyelik müzakerelerinin
tamamlanmasına kadar kapsamlı bir çözüme ulaşılamamış olmasına ve üstelik bunu
GKRY’nin engellemiş olmasına rağmen AB Konsey’i kararını verirken bu durumu
dikkate almamış ve yanlı davranmıştır.
Bu bağlamda dile
getirilmesi gereken bir başka nokta ise Türkiye’nin bu maddeye dayanarak Ege
Denizi’ne ilişkin sorunların çözümünü üyelik müzakerelerinin tamamlanmasına
kadar gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğidir. Sonuç Bildirgesi’nin 4. maddesine
göre “...Avrupa Birliği Konseyi, anlaşmazlıkların BM Anayasası'na uygun olarak
barışçı yoldan çözülmesi ilkesini vurgular ve aday devletleri, devam eden sınır
anlaşmazlıkları ve ilgili diğer konuları çözmek için her gayreti göstermeye davet
eder. Bunda başarılı olunamadığı takdirde, anlaşmazlığı makul bir süre içinde
Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) götürmelidirler. Avrupa Birliği Konseyi,
özellikle üyelik süreci üzerindeki yansımalarıyla ilgili olarak ve en geç 2004
yılı sonuna kadar UAD yoluyla çözüme bağlanmalarını teşvik etmek amacıyla, devam
eden anlaşmazlıklara ilişkin durumu gözden geçirecektir. Ayrıca, Avrupa Birliği
Konseyi hatırlatır ki Kopenhag'da belirlenmiş olan politik kriterlere uyum, üyelik
müzakereleri açılmasının bir ön şartıdır ve tüm Kopenhag kriterlerine uyum AB'ye
üye olarak katılmanın temelidir.” Bu maddede belirtilen 2004 sonu Ege sorunları
açısından değerlendirildiğinde uyuşmazlıkların UAD yoluyla çözümlenmesi için
başvuru tarihi olarak değerlendirilmemektedir. Kaldı ki UAD’nın yargı yetkisini
kabul etmek tarafların iradelerine bağlıdır ve Türkiye henüz AB’ye tam üye
değildir. Dolayısıyla, gerek uyuşmazlıkların çözümünü gerekse hangi konuların
UAD’nin yargı yetkisine bırakılacağı konularını kararlaştırmak için
Türkiye’ye verilecek bir tam üyelik takviminin belirlenmiş olması gerekecektir. 4.
Maddede söz edilen AB Konseyi tavsiyesini ve “makul süre” vurgusunu bu bağlamda
değerlendirmek daha uygun olacaktır.
http://www.belgenet.com/arsiv/ab/helsinki_sonuc.html
[8] Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Katılım Sürecine İlişkin 2003 Yılı İlerleme Raporu’nda Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konuları “Üyelik Kriterleri” başlığı altında “Güçlendirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriter”ler içerisinde değerlendirilmiştir. Buna göre iki ülke arasındaki ilişkilerde ilerlemeler kaydedildiğine dikkat çekilerek, “gelecek yıl Aralık ayında gerçekleştirilecek zirvede mevcut anlaşmazlıklara ilişkin durum değerlendirilmesi yapılacağı” belirtilmektedir. “2003 Regular Report on Turkey’s Progress Towards Accession” http://europa.eu.int/comm/enlargement/report_2003/pdf/rr_tk_final.pdf (Raporun Türkçesi için bkz.; http://www.euturkey.org.tr/abportal/uploads/files/ilerle03.pdf ) B. Tarihi: 10.09.2004.
[9] Bu
açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’de 58. ve 59. hükümetlerin halen izlemekte
oldukları dış politika stratejisinin geçmiş hükümetlerden kimi farklılıklar
sergilediğini söylemek mümkündür. Kasım 2003 seçimlerinin ardından dış politika
sürecine damgasını vuran gelişmelere bakıldığında gerek Irak krizi gerek Kıbrıs
sorunu gerekse AB ile olan ilişkilerde Türkiye’nin öncelik ve duyarlılıklarının
esnetildiğine ilişkin yoğun eleştiriler yapılmıştır.
[10] Doğaldır ki, bu bir siyasi tercihi yansıtmaktadır;
aslında 1987 yılındaki üyelik başvurusu ile ardından 1995 yılındaki Gümrük
Birliği Anlaşması’nın imzalanması sonucunda Türkiye’nin AB’ye tam üye olma
çabaları ile dış politikada karşılaşmış olduğu sorunların çözümü arasında
bir bağ kurulmuştur. Bu durumu Kıbrıs sorunu ve Yunanistan ile olan diğer
uyuşmazlık konularında gözlemlemek daha kolaydır. Nitekim bu durum Türk siyasi
yaşamında bağımlılık ilişkisi doğurması açısından sürekli eleştirilmiş ve
yapılan siyasi tercihlerin Türkiye’nin ulusal çıkarlar ve egemenlik haklarını
yeterince korumamış olduğu dile getirilmiştir.
[11] Bu durum özellikle Türkiye’nin yaklaşımı
açısından geçerlidir; Çünkü Yunanistan’ın ABD’deki lobi ve diasporayı
kullanarak Türkiye üzerinde baskı oluşturmaya çalışması bu dönemin en belirgin
özelliği olmuştur. Benzer şekilde Avrupa eksenli örgütlenmeler içerisinde de
Türkiye’ye yönelik baskı arayışlarının etkili olduğundan söz edilebilir. Bu
durumun yarattığı tüm olumsuzluklara karşın Türkiye’nin dönemin mevcut
koşulları altında kolaylıkla gözden çıkarılamayacak bir ülke olması 3. aktörler
açısından bir tür dengeleme politikasının işletilmesini gerektirmiştir.
[12] Bu konuda bazı işaretler görülmeye
başlanmıştır; Nitekim AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen yapmış
olduğu açıklamada “Türkiye’nin ekim ayına kadar Kopenhag siyasi kriterlerini
‘yüzde 100’ yerine getirmese de müzakerelere başlaması gerektiğini”
belirterek “...Türkiye’nin önüne diğer adaylardan daha az veya daha çok kriter
konulamayacağını, değerlendirmenin eşit ve adil olması gerektiğini”
söylemiştir. “Uyum Yüzde 100 Olmasa da
Olur”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2004, s. 10; Güven Özalp, “Ankara’ya İyi
Haber”, Radikal, 28 Mayıs 2004, s. 11.
Türkiye ile
Yunanistan arasındaki uyuşmazlık konuları ile Türkiye’nin AB üyeliği karasında
kurulan bağ konusunda Yunanistan Başbakanı Karamanlis de bir açıklamada bulunarak bu
uyuşmazlık konularının üyeliğe engel teşkil etmemesi gerektiğini belirtmiştir.
Yorgo Kirbaki, “Karamanlis: Ege şart değil”, Radikal, 13. 09. 2004,
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=127864 , B. Tarihi: 17.09.2004 ; Ayrıca bkz.; “Greece: A Europeanized Turkey is in everybody's interest” Turkish Daily News, 14 September, 2004 ;
http://www.turkishdailynews.com/old_editions/09_14_04/for.htm , B. Tarihi: 17.09.2004.
Benzer şekilde
Aralık ayında Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlatılacağı bir tarihin
verilmesi veya müzakerelerin başlatılması söz konusu olduğunda Türkiye’nin izleme
sürecine alınacağından söz edilmektedir. İzleme süreci içerisinde Türkiye’nin
Kıbrıs ve Ege sorunlarının çözümünde sağlayacağı ilerlemeye bağlı olarak
üyeliğin gerçekleşeceği vurgulanmaktadır. Doğaldır ki bu ilerleme Türkiye’nin
Yunanistan ve AB’nin isteklerini ne ölçüde karşılamış olduğu ile doğru
orantılıdır.
[13] Soğuk Savaş sonrasında Avrupa ve Balkanlar yeniden yapılanırken Türkiye ve Yunanistan’ın da önemli bir değişim yaşadığı noktasından hareket eden Kerides’e göre Avrupa Birliği iki ülke arasındaki uyuşmazlıkların çözülmesine ilişkin girişimler çerçevesinde bir tür katalizör görevi görebilir. Avrupa Birliği, Türkiye ve Yunanistan arasındaki yumuşama sürecine olumlu katkılarda bulunmalıdır. Bu konuda bkz.; Dimitris Keridis, “Political Culture and Foreign Policy: Greek-Turkish Relations in the Era of European Integration and Globalization”, www.nato.int/acad/fellow/97-99/keridis.pdf ; B. Tarihi: 10.09.2004.
[14] Türkiye, bu süreçte uygulamış olduğu siyasa ile Lozan ile iki ülke arasında oluşturulan dengenin günün koşulları içerisinde esas olması gerektiğini kabul ettirmeye çalışmıştır. Bu dengenin tek yanlı eylemlerle bozulmaya çalışması girişimlerini askeri güç kullanmak da dahil olarak gereken her türlü eylemle engelleyeceğini göstermiştir. Hemen her gerginlik sonrasında iki ülke arasında kabul edilen ve özünde güven arttırıcı önlemler olarak kabul edilebilecek metinler bir yandan gerginliği azaltmaya dönükken diğer yandan gerginliğin hangi koşullar altında ortadan kaldırılmış olduğunu da göstermektedir. Yani Türkiye, Yunanistan’ın E